Hakkımda
Karesi Fahri Hemşerisi ve Maârif Müdürü Sayın Ord.Prof.Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın çalışmalarını saygıyla ve minnetle anıyoruz.
Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım
|
|
1897 Balıkesir Toplumlar ve onları oluşturan fertlerin normal zamanlardaki tutum ve davranışları ile fevkalade şartların hakim olduğu dönemlerdeki hareket tarzları arasında,önemli farkların bulunması çok sık karşılaşılan bir durumdur.Normal şartlarda bütün insanlar iyi ve güzel davranış örnekleri sergilemeye meyillidirler. Halbuki sıkıntılı zamanlarda kişilerin önceliği kendilerine daha çok düşünme , yakınlarının faydasını tercih etme yönünde olabilmektedir.Şüphesiz geneldeki bu durum ,toplum fertlerinin ,dinlerin telkin ettiği manevi değerlere yeterince bağlanmalarıyla önemli ölçüde değişebilmektedir.Nitekim bir müslümanın komşusu açken evinde huzur bulamaması ,yakın veya uzak çevresindeki olumsuzluklardan ,herhangi bir uzuvdaki hastalığın bütün vücudu rahatsız etmesi gibi olumsuz olarak etkilenmesi bu durumun bir kanıtıdır.Gerçekten de İslâm mensuplarına kendileri kadar diğer dindaşlarını da düşünmelerini, hatta farklı dinlere mensup bütün insanların iyiliklerini istemelerini, bu yolda üzerlerine düşen bir görev olursa, asla ihmal ve savsaklamada bulunmamalarını tavsiye etmiştir. İslâm'ın yüce kitabı Kur'an-ı Kerim'in ayetleriyle bu ayetlerin muhtevasını, yaşanılır gerçekler olarak insanlığa takdim etmiş olan son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'in sünnetinde, bu yolda çok sayıda ve dikkat çekici emir ve sakındırmalarla örnekler bulunmaktadır. Biz bu kısa girişten sonra sizleri zaman olarak günümüzden bir asırdan biraz daha öncesine, bölge olarak da güzel yurdumuzun pek şirin bir köşesine, Balıkesir'e götürmek istiyoruz. Bakalım Balıkesir'in Müslüman Türk halkı ve dönemin yönetimi, sözünü ettiğimiz prensipler ve örnekler karşısında nasıl bir sınav vermişler, aradan geçen bunca zaman sonrasında, her biri kabirlerinde büyük hesabı bekleyen bu insanlar, ne şekilde anılmayı hak etmişlerdir? Balıkesir'in de dahil olduğu ülkemizin büyük bir bölümü önemli deprem kuşağı üzerinde bulunmaktadır. Nitekim bu durumun göstergesi, geçmişteki çok sayıda tarihi depremi içeren deprem kataloglarıdır. Balıkesir'in tarihinde de, şehre ve çevresine farklı oranlarda zarar veren, önemli sayıda deprem bulunmaktadır. Biz bunlardan biri olan Ocak 1898’de gerçekleşen Balıkesir merkezi, merkeze bağlı ova köylerle, Bigadiç, Kepsut üçgeninde büyük tahribata neden olan deprem, yöre halkının diliyle ''Koca Zelzele'' üzerinde durmak istiyoruz. Balıkesir'in tarihinde önemli bir yeri olan ''Koca Zelzele'' 29 Ocak 1898 Cumartesi günü olmuştur. İlk sarsıntı bunu üç dört dakika sonra biraz daha şiddetli ikincisi, nihayet saat 17'yi geçerek üçüncü ve en yıkıcısı takip etmiştir. Balıkesir ve çevresindeki sarsıntılar bunlardan sonra da birkaç ay süreyle, şiddeti eksilmekle birlikte, devam etmiştir Ocak 1898 depreminin büyüklüğünü sözle anlatmamız gerekirse, koca şehirde etkilenmeyen bina sayısının ancak 51 olduğunu söylememiz yeterli olacaktır. Bir başka ifadeyle günümüzün Balıkesir'indeki tarihi binalar dahil, hemen hepsinin bu depremden sonra yeniden yapılmış olduğunu ifade etmemiz yanlış olmayacaktır. İlkinin nispeten hafif olması, dolayısıyla daha yıkıcı müteakip sarsıntılarda, insanların evlerini terk etmiş bulunmaları dolayısıyla can kaybının, yıkıntıların büyüklüğüne göre oldukça düşük kaldığı bu deprem olduğunda, mübarek Ramazan ayının ilk haftasıydı. Mevsim, kışın en soğuk dönemiydi. Dönemin kaynaklarında bu sırada her tarafın, kar ve buzlarla kaplı olduğu ifade edilmektedir. Nitekim Balıkesirli Helvacızade Muharrem Hasbi (ö. Ocak 1915) deprem sonrasında içinde bulunulan durumun nezaketini (ve yoğun kar örtüsü dolayısıyla) Balıkesir'in kamilen kefene bürünmüş gibi'' olduğu şeklinde nitelemişti. Yine Muharrem Hasbi karlarla kaplı toprak üzerinde kurulmuş deprem çadırlarının görünümünü mevsimsiz yaylaya çıkmış aşiretler'' gibi diyerek tasvir etmekteydi. Bu vesile ile hatırlamamız gereken bir konu da depreme maruz kalan 11.399 hane ve buralarda oturan 53.843 kişi içerisinde, bir oranda da olsa gayri müslimlerin, Rum ve Ermenilerin de bulunduğudur. Deprem Allah'tandı. Ondan önce ve sonrasında alınacak tedbirler ise kullara düşmekteydi. Bu tedbirlerin alınmasında dönemin yöneticileri ve Balıkesir halkı başarılı bir imtihan vermişler. şimdi yapılanlara kısaca bakarak bu hükmümüzün ne oranda gerçeği ifade etmekte olduğunu görelim: Deprem ertesi günü başkente, dönemin padişahı II. Abdülhamid ve hükümete bildirilmiştir. Bunun üzerine İstanbul'da özel bir komisyon (Hey'et-i Mahsusa) oluşturulmuş, bunların Balıkesir'deki çalışmaları ile ilgili bir talimat hazırlanmış, yeterli maddî imkân sağlanmış ve hazırlanan bir vapurla (Talia) vakit geçirilmeden mahalline gönderilmiştir. Komisyon Balıkesir'de depremzedelerin gıda, yakacak, barınma, sağlık gibi acil ihtiyaçlarının temini için mahalli imkânları da devreye sokarak canla başla çalışmıştır. Bugün biz, resmi belgeler sayesinde, deprem mağdurlarına hangi gün hangi yemeklerin verilmiş olduğunu, nerede ne kadar baraka yapıldığını, kaç hastaya ne gibi tedaviler uygulandığını, ısınma için temin edilen yakacak maddelerinin miktarlarını ve bu yolda karşılaşılan güçlükleri büyük ölçüde bilebilmekteyiz. Nihayet Nisan başlarında bu sıkıntılar önemli ölçüde halledilmiş bulunuyordu. Bunların bir devletin yapması gereken sıradan işler olduğu düşünülebilir. Doğrudur da. Ama bunlar yanında bu deprem dolayısıyla ortaya çıkan bir kısım güzellikler vardır ki, onların hatırlanması, bir kadirbilirlik olacağı kadar, günümüz insanına da olumlu mesajlar verecektir Deprem ve diğer afetlerde, her zaman can ve mal kayıpları ortaya çıkar. Ölenleri geri getirmek mümkün değildir. Fakat geriye kalanların acılarını hafifletmek özveriyle çalışmayı ve toplumu belirli hedefler doğrultusunda yönlendirmeyi gerektirir. Balıkesir depreminde de böyle olmuştur. İstanbul'da Belediye Başkanı (şehremini) Rıdvan Paşa başkanlığında bir yardım organizasyonu oluşturulmuş ve 1 şubat 1898'den itibaren çalışmalara başlanmıştır. Başta dönemin padişahı, sadrazamı ve diğer devlet ileri gelenleri olmak üzere halkımız bu kampanyaya büyük katkılarda yardım edenlerin cetvellerinin gazetelerde yayınlanmış olması dolayısıyla bugün biz, bu hayırlı hizmete katılanları teker teker sayabilmekte ve isimlerini şükranla yâd edebilmekteyiz. Örnek olarak Yemen Merkez Mutasarrıfı Mehmed Reşid Paşa 'nın kızı Fatma Hanım, Sadaret Müsteşarı şefkati Efendi'nin eşi Canan Hanım ve Bingazi Vilayeti Defterdarı Hüseyin Hüsnü Efendi'yi verebiliriz. Halkımızın depremzedelere maddî ve manevî yardımı daha başka ve çok farklı şekillerde de ortaya çıkabilmiştir ki, bu küçük yazı onların isimlerini anmaya bile imkan vermeyeceğinden bu kadarlıkla yetiniyoruz. Balıkesirlilerin ve yakın çevredekilerin, kendilerinin ve komşularının yaralarının sarılması, beldelerinin yeniden inşası ve ihyası yolunda yaptıkları ise gerçekten takdire şayandı. Ömer Ali Bey'e ait şu ifadeler, Zağnos Mehmed Paşa Camii'nin yeniden inşası sırasındaki Balıkesirlileri anlatmaktadır: Balıkesirliler bir şevk ve hay-ret edilecek gayretler içerisinde ulema ve suleha, ağniya ve fukara, pir ve berna (genç) ve hatta sıbyan-ı mahdan (sünnet olmamış küçük çocuklar) hep birlikte teberrüken ve teyemmünen elleriyle taşını toprağını ayıklamışlardır.” Deprem sonrasında halkın barınma ihtiyaçları yanında, resmi binaların tamir veya yeniden inşası, bu arada okul ve mabetlerin de yeniden yapılmaları da gerekiyordu. Baraka camiler birkaç günde Müslümanların hizmetine açılmış ve böylece mübarek Ramazan gün ve gecelerinde cemaatle namaz kılma imkânı sağlanmıştı. Yukarıda bu sırada Balıkesir'de Rum ve Ermenilerin de bulunduğundan bahsetmiştik. Dönemin yönetimi onların ihtiyaçlarını da düşünmüştü. Nitekim Mart ortalarının tarihini taşıyan ve dönemin padişahı ll. Abdülhamid’e çekilmiş olan telgraftaki şu ifadeler Rum Metropolit Vekili Yuva'ya aittir: ''Yiyeceksiz içeceksiz kalan diğer depremzedelerle birlikte çok sayıda bahtsız Rum da depremden zarar görmüştü. Müslümanlarla birlikte ve onlardan hiç ayırmaksızın, bize de yeterli yiyecek ve diğer imkânlar sağlandığı gibi harap olan kilise ve mektebimizin yerine de barakadan yenileri yapılmıştır.” Ermeni Cemaati adına Murahhasa Kaimmakamı Vahan'ın telgrafında da benzer ifadeler yer almakta ve kendilerini ''Ermeni milllet-i sadıkası (ve) cemaat-i sadıka kulları'' olarak niteledikten sonra Padişah'ın kendilerinin diğer bütün ihtiyaçları yanında bir de ibadet ihtiyaçlarını düşünerek ''barakadan kilise ve mektepleri de yaptırmış'' olduğunu, bunun için en içten şükranlarını hak ettiği bildirilmekte idi. Deprem sonrasında Müslümanlar yanında Rum ve Ermeniler de çalışmışlardır. Nitekim dönemin belgeleri, onların çalışmalarından da takdirle bahseden ifadelerle doludur. Anlaşılan o ki, Ocak 1898'deki deprem sonrasında Balıkesir'in Müslümanları başarılı bir sınav vermişler, yaralarının sarılması için bütün ihlas ve samimiyetleri ile çalışmışlardı. Rum ve Ermeniler de bu çabalara katkıda bulunmuşlardı. Dönemin yönetimi, tebaasını oluşturan insanlar arasında dinlerine bakarak hiçbir ayırım yapmamıştı. Farklı inançlara sahip insanların barış içerisinde bir arada yaşamaları her halde bu olsa gerekti. Bu güzel örneğin artmasını temenni etmek ve bu yolda düşebilecek görevleri severek üstlenmek ise hiç şüphesiz bizlere düşmektedir. Günümüz müslümanlarının, geçmişlerindeki kültür birikimine dayanarak, bunu başarabileceklerine inancımız tamdır. |
2 Yorum | Yorum yaz |
|
Sarıkız heykeli
Evliya olduğu kabul edilen bir efsane kahramanın adı. Sarıkız ile ilgili değişik söylentiler vardır.En yaygını Edremit körfezi yakınında Kaz dağında yaşayan Tahtacı yörükleri tarafından söylenilenlerdir.
Alevi geleneğine göre Sarıkız ,Kan kalesinde savaşırken Halife .Ali'ye aşık olan bir kral kızıdır.
Başka bir söylentiye göre Selman-i Farisi'nin eşidir.Yahut da Halife Ali'ye aşık olduğu için onun eşi ve Hz.Muhammed'in kızı Fatıma'nın canını sıkmış ve bu yüzden öldürülmek üzere Kaz dağına çıkarılmış bir suçlu kızdır.Kimse bu kızla birlikte yaşamamış ,babasına "Öldür bunu" diye baskı yapılmıştır. Kızının masumluğuna inanan baba ,bir kaz sürü ile O'nu dağa çıkarmış ve yalnız bırakarak kaçmıştır.O dağın doruğunda kimse bir geceden fazla yaşayamazmış.Ama Sarıkız ve kazları ölmemiş .Edremitliler O'nun yaşadığını her gece dağın doruğunda yanan bir ışıktan farketmişler.
Kızını dağda bıraktığı için pişman olan baba ,onu aramaya çıkmış,ormanda kaybolduğu sırada önünde beliren ışığı takip ederek kızının saklı olduğu tepeye varmış.Orada ışık silkinince Sarıkız oluvermiş.Baba ne kadar ısrar etti ise de kızını aşağıya indirememiş .Tahtacı yörükleri ,masum ve temiz aşkları temsil eden Sarıkız makamında her yıl toplanarak büyük törenler yaparlar.Bu törenlere yabancılar katılamaz.Dağa Sarıkız'ın kazlarından dolayı bu isim verildiği söylenir.
|
13 Yorum | Yorum yaz |
|
Tanrıça Venüs'ün Akdeniz'in köpüklerinden doğuşu söylenceler olsa da Ayvalık 'ın zeytin yeşili ile Adalar denizinin mavisinden doğduğu kesindir.Her yaz kısacık süre de olsa uğrama olanağı bulabilenlerin bir tutku haline getirdikleri Ayvalık ; Tüm kış boyu özlem ve düşleri süsler ,Alibey (Cunda) adasında güneş batarken uzun sohbetlerin başladığı kıyı restaurantları ,biri diğerinden daha az lezzetli olmayan yöremize özgü mezeler ,balık yemekleri, liman boyunca yapılan akşam yürüyüşleri ,her dönemeci tarihe tanıklık eden sokaklar,özgün mimari yapılar ,zeytin ve çam ağaçlarının kokularını saçlarınıza süren tatlı esinti, bu bölgedeki yaşamın ve ilişkilerin uygar ,alçakgönüllü ,dingin başkalığı... Ayvalık çarşısındaki her perşembe pazar kurulur.Neredeysa tüm yazlıkçılar oraya uğramadan edemezler.Ürün çeşitliliği ve çevre köylerden getirilen sebze-meyvelerin tazeliğinin ötesinde ,satıcıların iletişiminde yaşanan içtenlik ve sıcaklıktır belki de onu çekici kılan .Öyle ki bu pazar yeri ile sınırlı kalmayan rahatlık ve konukseverlik,karşıdaki Midilli adasında yaşayan komşu yunanları da buraya çekmektedir.O gün Ayvalık'a teknelerle önemli sayıda konuk gelir,özgürce dolaşır,yemek yer,çekincesizce günlük/haftalık alışverişlerinin yaparlar. Geçmişte iki devlet /toplum arasında yaşanan olumsuz siyasal olayların burada hiç bir izi kalmamıştır sanki. Ancak bazı güncel gelişmelere baktığımızda ;bu geçmişi unutma,yaşananları tarihin nesnel yargısına bırakma ve bir dostluk ortamı oluşturma çaba ve eyleminin daha çok bizimle sınırlı kaldığını gözlemleyebiliriz.. Son yıllarda Yunanistan ile aramızdaki sorunlarda genellikle alttan alan bir ülke ve en haklı ulusal davalarımızda bile sanki "özür dileyen bir suçlu" görünümüne büründük.Öte yandan ,kültürel alanlarda da garip bir yaklaşımlar sergilemekteyiz.Örneğin ,iki-üç yıldan beri televizyonlarda gösterilen bazı yerli dizi filmlerde ,konu ya da dönem ne olursa olsun;öyküde bir kaç "yunan/rum" figürü mutlaka bulunmakta ve çoğunlukla da hep olumlu bir "tiplemeyle"sergilenmektedir.Bu karakterler barışcıl ,insancıl,yardımsever ,kültürlü v.b ,Daha ilginç ve gerçektende düşündürücü olanı ise ulusal kurtuluş savaşımızı konu alan kimi dizilerin senaryolarıdır. Öyle ki bu filmlerde yunan askerleri bile "iyicidir" ya da "o kadar da zalim/kötü"değillerdir. Her türlü sanatsal/tarihsel görüş ve eleştiri bir yana 20.yy.'ın ilk çeyreğinde işgalci yunan güçleri ile vatanları uğruna savaşan ,ölen ,yaralanan,sevdiklerini yitiren asker/sivil atalarımız tamamen "reyting" kaygıları ile kotarılan bu yerli filmleri izleyebilseler,yorumları nasıl olurdu.? acaba,,,Türklerew ve ortak tarihimize yönelik olumlu duyguların Yunanistanda da oluşması (örneğin benzeri motiflerin Yunan filmlerinde de işlenmesi)durumunda ,böylesi yaklaşımların özellikle gelecek kuşakların dostluğuna sağlayacağı katkı yadsınamaz elbette .Karşılıklılik esasına dayanan bu tür etkinliklerin her iki yakada da arzulanır bir süreklilik kazanması önemlidir.Ancak ve ancak durum böyle olmadığı gibi komşumuzda "Türk düşmanlığı"nın hâlâ (belki de artarak)sürdüğünü görmek üzüntü ve umutsuzluk yaratmaktadır.Geçen aylarda bir askeri okullarında yaptıkları saygısızlık "Pontus rum soykırımı" diye yeni bir tarihi olay (Tarihi baştan yazmaları) kurgulamaları ,üstelik bunun için anıt dikmeleri ,oradan Anadolu'ya ( en azından resmî ) bakışın bizimkine koşut ,eşdeğer ve de ayni naiflikte olmadığını kanıtlayan ,çok önemli iki güncel olgudur.Özetle siyasal/sosyal/kültürel yaşamımızda adeta moda halini alan ,ancak tuhaf bir tek yanlılık ve özgüvensizlik içeren; kimi sinema yapıtlarında ise en abartılı boyutlara ulaşan ,dost -iyi - olumlu "Yunan imgesi" yaratma çabamız kanımca Adalar denizinin "yalnızca" beri (bu) yakasından öte yakasına uzatılan bir "yalnız" zeytin dalıdır...
|
1 Yorum | Yorum yaz |
|
Süleyman paşa Çimni ve Tekfur dağı halkının mazeretlerinden çekindiği için bunlardan askerlerle onların evlat ve eşleri çocuklarını Karesi vilayeti içlerine geçirdiler ve buna karşılık Rumeli'deki Türk nüfusunu arttırmak için Karesi halkından onbin kadar nüfus Rumeliye nakledildi.( Süleyman paşa Çimni ve Ayaşlonya "Kale halkını aileleriyle Karesi vilayetine geçirip yerlerine karşıdan Türk halkı çağırmasıyla iskan ve bu kuvvetle dahi gelecekte güvenliği sağlamak ve etminan eyledi)(Haber-i sahih ,cilt 1 s.73 ) Taraf taraf Türk gönüllüleri bu büyük mücadeleye katıldılar.Rümeli fethinde en büyük görev ve en çok fedakarlık gösteren Karesi ileri gelenleridir.Hammer tarihinde Rumeli'ye sallarla geçişi tarihin masalsı kısmında anlatılıyor.Bununla birlikte teredüt edilen nokta "sal " ile geçilmesi rivayetidir.Bazıları Rumeli'ye geçiş olaylarının Rumlardan gizli tutulmasından dolayı bu yolda hareketin zorunlu olduğunu söylüyorlarsada (Esfar-ı Bahriye-i Osmaniye ) bir donanması olduğu tarihen bilinen Karesi gemilerinden ve sahilde bulunması pek doğal olan kayıklardan niçin faydanılmadığı kafalarda kalan sorulardır.( Anlatılan zamanlarda ki Osmanlı donanması da vardı.Rumeliye geçiş olayı Orhan bey ile oğlu Süleyman bey arasında kararlaştırdıktan sonra gereken askeri önlemleri ve deniz kuvvetlerini göz önüne almayarak basit yapılmış sallarla karşıya geçmek muhakkak ki masaldan başka bir şey değildir.Bundan başka Rumeliye geçildikten sonra fethin yerleşmesi için asker getirilmesi ve bu duruma Bizans İmparatorluğu donanmasının engel olmama durumunu ,Türklerin elinde Bizans imparatorluğu donanmasından daha güçlü bir donanma olduğunu göstermez mi ? ) Bu anlattığım araçlardan istifade edilmeyip de uzun uzadıya sığırlar kestirip tulum veya sallara bağlamak için kayışlar yapılması ve uzun süreler uğraşarak yapılan bu sallarla Rumeli'ye geçilmesi bilinmez ? Ne derece doğrudur.!Bizim tarihlerin hemen hepsi "sallarla" geçildiğini yazıyor. Ali Efendi (Künhü'l-Ahbar) 'da " Akdeniz'i geçmişiz biz iki salla Oldu bizim salımız taht-ı Süleyman bize Himmet-i merdânla gaybten irsalle Gözlerimizi açmışız ahseni a'malle " beyitlerini yazdığı gibi Mevlit Nâzımı Süleyman Çelebi 'nin dedesi Şeyh Mahmut'un da ; Velâyet gösterip halka suya seccâde salmışsın Yakasın Rumeli'nin dest-i takva ile almışsın. beyti de ünlüdür.Bu sal efsanesinin sonradan uydurma olduğuna şüphe yok.Türklerin Rumeli'ye geçişlerinde o zaman saltanat davalarıyla uğraşan Bizansa karşı güçlü bir donanmaları vardı. "Sal " efsanesi halkın manevi gücünü arttırmak ,başlarındaki Osmanlı hanedanına bağlılıklarını kuvvetlendirmek için sonradan tertip edilmiştir.Zaten Osmanlı Tarihinin baş tarafı diğer beylikleri ve genişleme kısmı vesikaları ince bir incelemeden geçmelidir. İ.H.Uzunçarşılı |
0 Yorum | Yorum yaz |
|

 Gediz ve Çanakkale Boğazından nostalji Hammer Tarihi Çimni fethi sebebiyle şu olayı anlatıyor; Orhan Gazi'nin kayınpederi Kantakuzen saltanat rakibi Yâni Paleolog 'un kendi aleyhine çevirdiği Sırp ,Bulgar ;Arnavut askerlerine karşı damadı Orhan Gazi'nin desteğini rica etmiş ve o da onbin asker vermiş.Bu asker Enez ;İnöz civarında Meriç ucunda karaya çıkarak Yâni ile müttefiklerinin askerlerini mağlup etmişler ve ganimetlerle birlikte Asya'ya geri dönmüşlerdir.Çimni'yi fetheden Süleyman Paşa'ya Bizans imparatoru onbin altın vererek buranın tahliyesini istemiş ise de başarılı olamamıştır.Hayrullah Efendi bunu tarihinde şu türlü anlatıyor;Orhan Bey kayınpederi İmparator Kantakuzen 'e desteği için Karesi (Balıkesir ) valisi Süleyman Paşa maiyeti ile onbin asker ile yardım veriyor,bu Türk askerleri ,İmparator Yâni ile müttefiki askerlerini mağlup ediyorlar.İmparator ; Süleyman paşaya onbin altın vererek Anadoluya dönmelerini rica ediyor,bu teklif Süleyman paşa tarafından kabul olunuyorsa da emrindeki gönüllü olan üst düzey komutanlardan Evrenos , Gazi Fazıl ,Ece ve diğer üst rütbeli subaylar katiyen geri dönmeye razı olmuyorlar ve " Geri gitmek ihtimalimiz yoktur." diyorlar.Süleyman Paşa bu durumu babası Orhan Gazi'ye yazıyor.İşin zorlaştığını anlayan Orhan gazi Bizans İmparatorluğu arazisine sarkıntılık etmemek şartıyla Süleyman paşa ve maiyetinin Rumeli'de kalmasına onaylıyor.İşte asıl Rumeliye geçilmesine neden olan Türklerin bir gün oraya geçecekleri doğal idi.Gerek Hammer ve gerekse Hayrullah efendi 'nin şu kayıtlarını göz önüne alarak Rumeli fethinin başlangıcı destek için geçmek ve orada yerleşmek olduğu ortaya çıkınca tarihlerimizin "salla geçiş" efsanesi tabiatıyla süya düşer.Yine anlatılanlara göre Rumeli sahiline geçen Süleyman paşa Anadolu sahilindeki askeri getirmek için denizciliği bilir kayıkçı rumları muhafız askerlerin gözetimi altında kayıklarla Anadolu sahilime sevk etti.O gece içinde bu kayıklarla üçyüz , iki gün içinde de toplam üçbin asker Rumeli sahiline geçti.Askeri strateji olarak Bolayır ve Akça limanındaki Rum kayıkları Ece ve Fazıl beyler tarafından yakıldı. Bolayır'ı kendine karargah olarak seçen Süleyman paşa en önemli mevkilerden olan Marmara sahilindeki Kali Poli ;Gelibolu'nun ele geçirilmesi için Karesi Üst düzey komutanlarından Ece bey ve Gazi Fazıl beyi gönderdi.Bundan sonra fütuhat (fetihler) tevessü (yayılma) ederek Hacı İlbey ; Malkara ,İpsala ,ve bilahare Dimetokayı , Evrenos bey Keşan ve çevresini , Ece ve Fazıl beyler de Gelibolu ile Ece ovası taraflarını ele geçirdiler.
|
0 Yorum | Yorum yaz |
|

 Bergama ve Gediz ilçelerimizden nostalji Bizans İmparatoru Yâni henüz küçük olduğundan vasisi olan Kantakuzen imparatorluğu elde etmek için çalışmıştı.Kantakuzen Orhan beyle asıl imparator Yâni'yi kendisine damat yapmıştı.Kantakuzen ;imparatorluğu tamamen elde etmek için damadı Yâni aleyhine diğer damadı Orhan beydendestek talep etmiş ve hatta bir aralık Orhan ve oğlu Süleyman Paşa ile Üsküdar 'da görüşmüşlerdi.Bunun üzerine Orhan bey oğlu Süleyman Paşa ile Bursa'da olayları yorumlayarak Rumeli'ye geçiş ve İmparatora desteği kararlaştırdılar.Baba,Oğul arasında kararlaştırılan bu işin gizli tutulması gerekiyordu.Bursa'dan geldiğinde Süleyman Paşa emrindeki Karesi ileri gelenlerinden Hacı İl ,Ece , Fazıl ,Evrenos Beylerle birlikte Marmara sahillerini teftişe gitti.Babasıyla görüşüldüğü gibi Rumeli'ye geçme plânını gerçekleştirmeye karar verdi.Süleyman Paşa emrindeki Komutanlar ve askerleriyle birlikte Sizik (Kyzikos) harabelerinin Antiteatr yeri olan Temaşalık mevkiine geldiler.( Solak-zade Tarihindeki " Süleyman Paşa çekilip Aydıncığa (Edincik) geldikte ol diyarın asar-ı garbiyye ve binayı acibesin müşahede edip Temaşalık namıyla maruf Kasr-ı Süleymani'ye çıktılar ki (Belkıs) için bina olunduğunu rivayet ederler.Demişlerdir ki ;Hazreti Süleyman'ın zamanından beri yüksek binaların mermerlerini ve büyük sütunları dünya kralları bunca zamandır ki nakil ettirip getirdiler yine kusur ve noksan anlama olunmamıştır." kaydı vardır.Bu anlatıma göre Sizik harabeleri Orhan bey devrinde mükemmel bir halde imiş.Eserde Temaşalık denilen yer Anfiteatr yeridir.Belkıs Kulesi ,İskender 'in köprü başına yaptırdığı kuledir ki sanırım Köşk mevki diye tanınan yer olacaktır.Haber-i sahih'de İstanbul imparatorları ile Osmanlı padişahlarının gerek duydukça bu harabeden sütunlar getirterek büyük binalarda kullandıkları açıktır.) Vukuatı tamamen bizim tarihlerimizin yazdığı gibi " Sal "efsanesini anlattıktan sonra gerekli görülen anlatımı sunacağım. Süleyman Paşa bu yerde etrafındakilerle birlikte düşünceli bir durumda idi.Paşanın düşündüğünü gören Ece Yakup bey sebebini sordu.Süleyman Paşa Rumeli'ye geçmek istediğini söyledi.Bütün ileri gelen komutanlar onayladılar.Bunun üzerine Süleyman paşa "Acep karşıya geçip de bir dil (Köle) getirecek kimse bulunur mu? "Hem dil yani esir getirmek hem de keşif için ileri gelen komutanlardan Ece ve Fazıl Beyler gönüllü oldular. ilk önce bu iki bahadırın geçmesi kararlaştırıldı.Ece bey ile Gazi Fazıl Gelibolunun doğusunda ve bir buçuk mesafede Gorucak mevkiinin karşısında bulunan Çimni ;Simpe (Çimpe)Köyüne geçmek için (Açıklama yapayım; Çimpe ,Çimni ,Simpe mevkii Miladi 1795 senesinde basılan bir haritada Nara burnu'nun karşısında ve Sistos Harabesinde yani şimdiki Akbaş mevkiinde gösterilmiş olduğunu Mehmet Ziya bey " İstanbul ve Boğaziçi" isimli eserinde yazıyorlar) Anadolu sahilinde Viranca Hisar (Güvercinlik ucunda bir hisar imiş.)mevkiinde bir kayık veya anlatılanlara göre bir sal hazırlayıp karşıya geçerek bağlar arasında yakaladıkları bir hiristiyan ile geri dönmüşlerdir.Süleyman Paşa esire iltifat ile kaftan ve kavuk vererek gönlünü aldığı gibi Çimni Kalesinin ele geçirilmesinden sonra kalenin muhafızlığını vereceğini vaad etti ve hiristiyan kölede kendisine kılavuzluk edeceğine dair söz verdi,Çimni kalesi hakkında esirden bilgiler alındı.Tarihlerimizin anlattığına göre Süleyman paşa sığırlar kestirerek derilerini şişirerek külek (su kabı)yaptırdı.(Diğer bir anlatım da şöyledir;Sığır derilerinden kayışlar çıkartılıp ağaçlar o kayışlarla birbirlerine bağlanmak suretiyle iki sal yapıldı.)(Türk Tarih Encümeni mecbuasında yazan tarihçimiz Mükremin bey tarafından arapçadan tercüme edilen Tevki-i Mehmet paşa Tarihçesinde şu kayıt vardır."Acayiptendir ki müşarünileyn (adı geçen,anlatılan) rumeli fethine müteveccih (bir yere doğru gitmeye karar veren ,yola çıkan) olduğu esnada askerleri ile birlikte deniz kıyısında Kemer mevkiine gelmişlerdi.Orada kâfirden bazılarına ait öküzler bularak boğazlamışlar ve onların derileriyle orada bulunan bazı ağaçlardan gemi gibi bir şeyi yapmışlar ki kırk dokuz asker alıyordu.Emir ;askerin bir kısmıyla o gemiye binip mütebaki (geri kalan ,artan) leşkeri (askeri) gerisinde bıraktı ve denizi geçti.) Bu şekilde tertip edilen iki sal üzerinde kırkar kişi binmek üzere tertibat alındı.Seksen kişi ile bir gece Çimni Hisarı tarafına hareket ettiler.Süleyman Paşanın salında Ak sungur,Karaoğlanoğlu (Balıkesir 'de Aygören mahallesi aşağısında Karaoğlan Camii ve Camii yanında Karaoğlan türbesi vardır.!! Vardı ,ama cami güzelleştirme ve yaşatma derneği aklı evvel girişimcileri tarafından camii bahçesini güzelleştirmek için türbeyi dümdüz ettiklerini ve türbe taşının pek ortalıklarda olmadığını gözlemledim.) , Kara Demirtaş ,Kara Hasanoğlu, Akça Kocaoğlu ,Balabancıkoğlu gibi üst düzey komutanlar ve maiyeti vardı.İkinci salda ise Hacı İl bey ,Evrenos Bey , Ece Bey , Gazi Fazıl Beylerle maiyetleri bulunuyordu.Akıntıların yardımı ile Çimni kalesi önüne geldiler.Hisarın dibine dökülen gübreler yüksele yüksele kale yüksekliğine yakın bir yığın teşkil ettiğinden kılavuzun rehberliğiyle bu gübrelerin üstüne merdiven dayayarak kaleden içeri girdiler.Mevsim yaz ve hasat zamanı olduğundan kale halkı tarlalarda idi.Kaleye gelen halka dokunulmadı.Hicri 758 Miladi 1357 yıllarında.
|
1 Yorum | Yorum yaz |
|

 Bandırma vapuru ve Kahraman Mesudiye gemisi Türklerin Anadolu'dan Rumeliye geçişleri bazılarının sandığı gibi Orhan Bey zamanında değildir.KurUn-ı ülâda Balkanlarda Türkler vardı.yani burası Türklere yerleşme bölgesi olmuştu.Örneğin Peçenek ,Bulgar ,Kuman Türkleri balkanlarda hükümet kurmuşlardı.Miladi 538 yıllarında Hun Türklerinin Trakya Ellerikom ve Korint boğazına kadar eski Yunanistanı ele geçirerek Adriyatikten Bizabs surlarına kadar gelmeleri esnasında bazı Hun askeri bölükleri Hellespont (Çanakkale boğazı) 'nı geçerek Anadolu topraklarına yerleştiler.Ki bu olay İmparator Jüstinyen zamanına rastlar.(Hiristiyan Türkler Sayfa 57)Bundan evvel Müslüman Türkler on yedi defa daha Rumeliye geçmişlerdir.Rumeli'ye ilk geçiş hicri 622 .Miladi 1263 senesinde on iki bin Türk'ün Romanya Dobrucasında yerleşmesiyle başlar.Süleyman Paşa emrindeki askerlerle on sekizinci defa Rumeli'ye geçişi Bizans imparatoruna yardım için değil bu bölgeyi ele geçirmek içindir.Osmanlı Türklerinin Rumeli ile olan ilişkileri Orhan gazi zamanında başlar.Bu ilişkiler bazen dostane ve bazen düşmansı olurdu.İmparator Andronikos'un yardım ve ricası üzerine Osmanlı Türkleri en önce 727 yılında (Miladi 1326 ) Rumeli'ye geçmişler.Osmanlı askeri çorlu ve silivri taraflarında yenilmişlerdi.TürklerRumeli kıtasına geçtikce Bizans arazilerini iyiden iyi gözden geçirip burayı ele geçirmeyi kararlaştırmışlardır.Çünkü; Asya 'nın Marmara sahillerini ele geçiren Türklerin bu sahilleri koruma yapabilmesi için Rumeli sahillerinin elde etmekte mümkündü.İşte Süleyman paşa bu düşünceyi gerçekleştirmek için eyleme geçmiş ve bu surette Türkler Rumeli kıtasında yerleşmişlerdir.Süleyman Paşanın Rumeli'ne geçmesini anlatmadan evvel Karesi Oğullarının Rumeli'ye ne suretle akın yaptıklarını anlatalım. Karesi Türkleri Hicri 731 Miladi1331 tarihinde ve Bizans İmparatoru Andronikos 'un Dimetoka 'da bulunduğu sırada yetmiş gemi ile denize çıkarak Kiresones yani Gelibolu Yarımadası sahillerini geçip Trayanopolis ;Firecik taraflarına dehşet salmışlardır.Bu akın üzerine telaşe düşen Bizans imparatoru tedarik ettiği kuvvetle Karesi gemilerinin üzerine yürümüş ve bunlardan bir kısmı kaçıp diğer kısmı ise Tarihçi Hammer'in anlattığına göre binbeşyüz ve Tarihçi Kantakuzen'e göre beşyüz telef vermiştir.Bir yıl sonra yani Miladi 1332 yıllarında Osmanlı ve Karesi Türkleri rumların marmara sahillerine çıkarak doğu Trakyayı epeyce çalkaladılar.Bu saldırılar Bizans İmparatorluğunu yıpratıyordu.Miladi 1333 Hicri 733 'de yine Karesi Türkleri altmış parça gemi ile Selanik ve Aynaroz taraflarına hücum ettiler.İmparator Andronikos ; Sırplarla savaş etmek için Selanik taraflarında idi.Karesi Türkleri ,Aynaroz ile Kesendire arasındaki yerleri ele geçiriyorlardı.İmparator gelince Türkler çekildi.Karesi gemicileri elde ettikleri eşyaları ile birlikte gemilerine binerek uzaklaştılar . Karesi hükümetinin Orhan gazi arazisine dahil olmasından sonra orhan beyin en güzel tedbiri olarak Karesi ileri gelenlerinden Hacı İl bey ,Gazi Fazıl ,Ece ve Evrenos Beylerine hizmette kullanılmışlar ve Karesi Valisi Süleyman Paşa emrine verilmişlerdir.Bu önlem sayesinde Karesi vilayetinde asayiş düzelmiş ve geniş sahilleri nedeniyle Avrupa'ya yerleşmek için Türklere kapı açılmış idi.Süleyman Paşa Karesinin iç idaresini düzenledikten sonra Çanakkale boğazına kadar Rumların elinde bulunan bazı önemli yerleri ele geçirdikten sonra rumeli sahillerinin ele geçirmeyi hesaplamışlardı.O zamanlar Bizans imparatorluğu hem içten hem de dışarıdan sallantıda idi.Ticaret yerleri isahilleri elde etmiş olan Venedikliler ve cenevizliler Marmara denizinin güvenliğini ihlâl ediyorlardı.Arada sırada Marmara sahillerindeki Türklerin arazilerine de zarar veriyorlardı.Hem bu saldırılara son vermek ve hem de Anadolu sahillerinin muhafaza edebilmek için Rumeli sahillerinin elde edilmesi doğal olduğundan bütün hazırlıklara başlanıldı.Bu esnada Rumeli'ye geçiş için bir vesile de çıktı.
|
1 Yorum | Yorum yaz |
|
Karesi Oğullarının gerek kara ve gerek denizdeki kuvvetleri hükümetlerini savunmaya yeterliydi.Balıkesir ve Gerdema şehirlerinin savunmaları kolay ve istilalarının zor olduğunu ve bu şehirlerin ovada bulunduklarını anlatarak her birinin iki yüzden fazla süvarisi olmakla beraber askerlerin kumandanlarına sadık ve hiç kimsenin teşvikine kapılmayarak itaat eden olduklarını yazılarından faydalandığımız Mesâlikü'l-Ebsar tazıyor.Demir Han zamanında Gerdemanın emiri Sebka isminde biri imiş.gerdema'yı Tevhid bey üstadımız Bergama kaydetmişlerdir.Yine aynı esere göre Karesi memleketinin şehir ve kale ve askerleri Orhan Beyinkinden fazla imiş.Bu eser, Karesi emiri Demir Han 'ın kudret ve savaş ustalığının ve İstilacı Rumlarla yaptığı savaşlardaki başarılarından ve rum şehirleri halkının kendisinden korktuğundan bahs ile Karesi halkının savaşta kudret ve kuvvet sahibi olduklarını da anlatıyor.Şu izahata göre Karesi Hükümetinin gerek deniz ve gerek karadaki kuvvetinin komşusu Orhan Bey hükümetine üstün olduğu anlaşılıyor.Demir Hanın yönetimi ile Karesi beyliğinin sonucu acı olan durumlara girişimi ile bu hükümeti zamanından pek çok zaman evvel söndürmüştür.Karesi oğullarının denizcilikteki ustalıkları tesis ettikleri donanma ile ve Rumeli 'ye kısa akınlarıyla sabittir.ki daha sonra Rumeli'ye geçiş kısmında bahsedeceğim.
|
2 Yorum | Yorum yaz |
|

 Anadolu topraklarında ilk Ay ve Yıldız kullanılan para ,(Misya bölgesinde İmparator Hadrianus tarafından bastırılmış.) Milli Kuvvetler caddesi (Cumhuriyet öncesi) Karesi Bey tarafından merkez yapılarak bir kasaba halini almaya başlayan Balikesri yahut Balık Hisar daha sekizinci hicri yüzyıl ortalarında (Miladi 1350 yılları) nüfusu çok ve çarşı , pazarı güzel bir belde halini almıştı.Camiü'd-Düvel ;Kasabanın büyüklüğünden baksettiği gibi aşağı yukarı Miladi 1330-1340 yılları arasında burayı ziyaret eden İbn-i Batuta da Balıkesir'in "Nüfusu kesir ,çarşıları melih ,ve dilpezir bir belde" olduğunu söylüyor.Balıkesir'de o zaman camii olmadığından belde halkı şehir dışında kasaba kenarında bir camii inşaasını arzu edip duvarlarını yapmışlarsa da tavanı henüz ikmal edilememiş olduğunu ve halkın ağaç gölgeleri altında Cuma namazı kıldıklarını yine İbn-i Batuta beyan eder.Seyyahın bu dediği yerin beyne'l-halk ;namazgah denilen (Balıkesir Lisesi bahçesindedir) yer olduğu akıla geliyorsa da İbn-i Batuta 'nın duvarları yapılmış ve tavanı yapılmamış camiden bahsetmesi ve burada cami bulunmaması tahminimizi yanıltıyor.İbn-i Batuta Balıkesir' geldiği zaman Ahilerin efadilinden Ahi Sinan'ın zaviyesine inmiş ve memleketin kadı ve hatibi Fakıh Musa kendisini ziyaret ile konuşup ,görüşmüştür.(balıkesir'in Sahn-ı Hisar (Hisariçi mahallesi) mahallesinde Ahi mehmet ve Ahi Mustafa mescid ve zaviyeleri olduğunu (1001) senesi sicilinde gördüm.)Balikesir Hükümdarı Karesi oğlu Demir han ; İbn-i Batuta'ya ipekli elbiseler vermiş.Seyyah buradan Margalita (Margarebet) isminde rum bir cariye almıştır.İbn-i Batuta Balıkesri olarak yazdığı Balıkesir yerleşkesinin Demir Han'ın babası zamanında yapıldığını yazıyorsa da yerleşkenin imarı Demir hanın büyükbabası Karesibey zamanındadır.Bununla birlikte Ajlan Bey zamanında da bazı kuruluşlar yapılmıştır.Gerek merkez olan Balıkesir'de gerekse mülhakat'ta (civar bölgelerde) Karesi oğullarına ait hiç bir eser yoktur.Mesalikü'l-Ebsar Balıkesiri (mali-Kesri) diye anlatır.Bu eser Balıkesir ile Akira^yı ayrı ayrı anlatıyor ise de ikisinin bir olduğu şüphesizdir.Çünkü Balıkesir 'in eski ismi Akiraos'dur.Et-Tarif ve Subhu'l A'şa'da dahi (Cilt 5 syf.344) Akira diye yazmaktadır.Mesalikü'l-Ebsâr bu bölge halkının son derece kerem ve sehâ sahibi olduğunu yazıyor.Karesi oğulları memleketinden pek çok karpuz ve üzüm ,ladin çıkararak Rum şehirlerine ihraç edildiğini ve ipliği kumaşının ünlü olduğunu ve en iyi kumaşın bu memleketin ipliğinden yapıldığını yazdıktan sonra memleketin son derece ucuz olduğunu da ilave eder.
|
0 Yorum | Yorum yaz |
|
Yahşi beyin Aclan beyin ikinci oğlu olduğu Siyak-ı tarihinden anlaşılıyor.Biz bu kişiyi kardeşi Demir hanın hükümet ettiği zaman da Bergama taraflarında emir olarak görüyoruz.Seyyah ibn-i Batuta Bergama'yı ziyaret ettiği zaman Yahşi bey Bergama emiri idi.Seyyah ; Bergama sultanı diye adı geçen Yahşi bey'den bahsediyor.Mesalikü'l Ebsar dahi " Min memleket-i Marmara " ismi altında " Sahibuha Yahşi bin Karaşi ehûhu Demir han" diyerek Yahşi bey'den bahseder, ( . Murad hüdavendigâr zamanında Karesi mutasarrıfı olan Yahşi bey acaba bu mudur.?Bu ise Hamza bey adında bir oğlu vardır.)Türklerin Tarih-i umûmisini yazan " Dökini" dahiYahşi bey idaresinde Marmara hükümeti olduğunu beyan ederek Karesi'nin oğlu Ömer Han'ın (Dökini; Demir hanı yanlış olarak Ömer Han kaydetmiştir.)biraderi Yahşi beyin sahil-i bahr'deki (Deniz kenarındaki) dağlar üzerinde kaleleri olduğunu söyler.İbn-i Batuta Bergama'yı ziyaret ettiği zaman beldenin viran olduğunu ve Bergama sultanı Yahşi Bey'in sayfiyesinde bulunup kendisinin geldiği haber verilince yemek ile güzel elbise gönderdiğini anlatıyor.Yahşi Bey'in ölüm tarihi belli değil, Memleket-i Marmara ismiyle ( Saruhan vilayetindeki Dağ Marmarası isminden dolayı Memleket-i Marmara diye çevrilmiştir.) Bergama hükümetinden bahseden Mesalikü'l- Ebsar'da şunları okuyoruz.Marmara memleketinin sahibi YahşiBin Karasi'dir.ki mukaddema (eskiden anlatılan )anlatılan Demir Han'ın kardeşidir.Yahşi bey bin Karasi'nin şehirleri kardeşinin idaresi altında olan beldelere batı ve kuzey tarafından komşudur.Yahşi bey bin Karasi şehirlerinin güneyi Tuğuzlu ;Denizli 'nin kuzeyine rastlar,on beş kadar şehri vardır.Bu şehirlerin hemen hepsi Tuğuzlu üzerindeki yüksek dağlar üzerindedir.Askeri yirmi bin kadar süvaridir.Piyade askeri yoktur.Rumlara galip olup onları daimi surette yenmişlerdir.Askeri kuvvetli ve savunmaya muktedirdirler.Rumların gemileri bunların elinden aciz kalmışlardır.Her fırsatta Rumların gemilerini zaptederler.Gemilerin arkasında binmeye mahsus kayıkları vardır.Düşman memleketlerine arzu ettikleri zaman akın yaparak geri dönerler.Düşmanlarından hiçbir vakit korkmazlar.Şu ülkede kullanılmış olan dirhem-i halis (saf gümüşten ibaret olup başka bir maden ile karışık olmayan dirhem), gümüş dirheminin nısfıdır (yarısıdır.) Rıtli rıtl-ı mısridir.Müdd'i bir İrdebdir.(Rıtl beher kiyyesi (Okkanın diğer adı,yaklaşık 1300 gr.) kırk dirheme karşılıktır, olmak üzere oniki kiyyeye veyahut Şam'a göre altıyüz dirheme denir.Rıtl-i Mısri'nin miktarı ne kadar olduğunu tahkik edemedim. İrdep bir nevi Mısır ağırlığı olup her yerde aynı değildir.Kahire'de yüz yetmiş dokuz,İskenderiye'de iki yüz yetmiş dokuz litreye bir İrdep denir.Litre bir metre kübün onda biri kadardır.Müd veya Müt her yerde başka türlü kullanılan bir ölçek olup bazı yerlerde bir vesülüs rıtıl zahir istimaline kafi ölçektir.Sonraları 260 dirhemden ibaret ölçüye göre hesaplandı.(Tarih-i Coğrafya Lügatı) ) Kitabü't-Tarih isimli eser kendi zamanındaki Marmara hükümdarının ismi Yahşi Bin Karesi olduğunu ve bu hükümdarın Mısır ile yazışmalarında kendisine "Sûret-i hâze'l-mükâtebeti ile'l meclisi'i-âli" diye hitap edildiğini yazdığı gibi Subhu'l-A'şa sahibi Kalkaşandi dahi bundan bahseder.(Sahib-i Marmara ve kad zikr-i fi't-tarifi innehû fi zemanihi kâne Yahşi bin Karasi ve kâle in resmi'l-mükâtebeti ileyhi sûretü hâziıhi 'l-mükâtibeti ile 'l-meclisi'l-âli.(Subhu'l-A'şa.Cilt 8.sayfa.16))
|
2 Yorum | Yorum yaz |
|